Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!
Ruhsal farkındalık 

MUCİZELER Nasıl Mümkün Olur?




Size 1998 yılında Columbia üniversitesi profesörlerinden Claudia M. Mueller’in yaptığı bir  deneyden bahsetmek istiyorum. Mueller 10 ila 12 yaş arası 128 öğrenciyi aldı ve onlara çeşitli zorluklarda bulmacalar verdi. Bulmacayı çözen her çocuğa gerçek skorunun ne olduğuna bakmaksızın ortalamanın çok üstünde bir skor aldığı söylendi. Ardından bu çocukların yarısına çok zeki oldukları için diğer yarısına ise çok çalıştıkları için iyi bir skor aldıkları söylendi. Sonra çocuklara kolay, orta ve zor olmak üzere üç farklı seviyede yeni bulmacalar verildi.

Bundan sonra olanlar ise ilginç. Zeki olduğu söylenen çocuklar zamanlarının çoğunu kolay bulmacaları çözmekle geçirdiler. En zor bulmacalarla çok ilgilenmediler ve toplamda bulmaca çözme süreleri nispeten daha düşüktü ki bu durum motivasyon eksikliğinin en büyük göstergesi. Bulmacalar bittikten sonra öğrencilere bulmaca çözmekten keyif alıp almadıkları soruldu. Zeki olduğu söylenen çocuklar çok az keyif aldıklarını söyledi.

Şimdi çalışkan oldukları söylenen diğer gruba gelelim. Onlar zamanlarının çoğunu zor bulmacaları çözmekle geçirdiler. Toplamda bulmacaları çözmeye daha çok zaman ayırdılar. Bu onların yüksek motivasyona sahip olduğunu gösteriyor. Bu grup bulmacalar bittikten sonra ise tüm süre boyunca çok eğlendiğini söyledi.

Peki sonuçlar neden böyle çıktı? Kendinin zeki olduğuna inanan çocukların daha motive olması ve daha zor işlere girişmesi gerekmez mi? Öğretmenler okul başarısı düşük çocukların velilerine hep “zeki ama çalışmıyor” demez mi? Eğer kişinin zeki olduğunu duyması daha başarılı olması için bir motivasyon sağlamıyorsa neden böyle deniyor?




Bu sorunun yanıtı denetim odağı denen bir kavramda saklı. Denetim odağı, kişilerin hayat deneyimlerinin ortaya çıkış nedenleri konusunda sorumluluğu kime ve neye yüklediği ile ilgili bir kavram. Bir başka deyişle o, hayatımızın ne derece bizim kontrolümüzde olduğunun ölçütü.

Çocuklara zeki olduğu söylendiğinde onlar dışsal bir denetim odağına inanmaya yönlendiriliyor. Zeka kişinin kendinde olan bir özellik. Eğer zekiysen zekisindir. Zekanı kimse elinden alamaz. Bu nedenle bir başarısızlık varsa bunun dışsal bir nedenden geliyor olması gerekir. Eğer “zeki” isen ve bir başarısızlık yaşıyorsan sorun daima dışarıdadır.

Diğer yandan çalışkan olduğu söylenen çocuklar içsel bir denetim odağına inanmaya yönlendiriliyor. Çalışkanlık sürekli sürdürülebilir bir şey değildir. Bu çocuklara göre başarı onlara, kendi kontrollerinde olan bir unsur sayesinde, yani çok çalışmakla gelir. Onlar tüm sorumluluğun ve kontrolün kendilerinde olduğunu hisseder. Görünüşe göre sorumluluk ve kontrolü elinde bulundurma hissi arttıkça motivasyon ve başarı da artmaktadır.

Burada dikkat çeken bir başka unsur da deneyin bizzat çocukların denetim odağını belirlediği gerçeğidir. Deneyde çocukların gerçekten çalışkan veya zeki olup olmaması belirleyici bir unsur olmamış. Çocuklar basitçe iki eşit gruba bölünmüş ve kimilerine zeki kimilerine ise çalışkan denmiş ve onlar kendilerine söylenene inanarak denetim odaklarını belirlemişler.

Bu durumda ister istemez aklımıza şu sorular geliyor. Hayatta aynı bu deneydeki gibi düşünme biçimimizi şekillendirmiyor mu? Sadece bir şeylere inandırılmak suretiyle olumlu ve olumsuz hangi etkileri alıyoruz? İnanmak bizi nasıl şekillendiriyor? Dışsal denetim odağımızı kim ve hangi koşullar şekillendirdi? Kendimizi algılama biçimimiz aynı bir oyun hamuru gibi şekillendirilebilen bir şey ise gerçek olarak algıladığımız şey nedir?



HER ŞEYİN SÜREKLİ DEĞİŞTİĞİ GERÇEĞİ İLE BARIŞMAK

Algıladığımız dünyanın katı ve şekillenemez olduğuna dair inanmak kendi kişisel fikirlerimize saplanıp kalmamıza yol açar. Katı ve değişmez dünya fikrini incelediğimizde aynı deneydeki zeki olduğu söylenen çocuklar gibi dışsal denetim odağından düşündüğümüzü fark ederiz. Bu durumda dünya ve kuralları, içinde yaşadığımız aile, coğrafya, ekonomi, fırsat eşitsizliği gibi bir sürü kavramın insafına kalırız. Onların izin verdiği ölçüde hayatta bir şeyler yapabiliriz. Ama en önemli gerçeği unutmuşuzdur. Hayatımızı etkileyebilmeleri için onlara en önce biz izin vermişizdir. Onlar bizim düşündüğümüz kadar katı hayat gerçekleri değildir. Çünkü nihayetinde kendimiz olarak algıladığımız kişi bile o kadar kalıcı değildir. Ben dediğimiz kimlik duygusu zaman içinde biriktirdiğimiz düşünce ve duyguların sürekli tekrar edilmesi yoluyla katı bir gerçekmiş gibi görünür.



KİMLİK DUYGUSUNA OLAN BAĞIMLILIĞIMIZ NASIL ÇALIŞIR?

Düşüncelerimiz kendi ürettikleri duygulara bağımlıdır. Olumlu veya olumsuz tüm duygular beyinde bazı kimyasalların salgılanmasına neden olur. Sürekli düşünülen ve hissedilen bu düşünce ve duygu birleşiminden inançlarımız, hayat görüşümüz ve dünya algımız ortaya çıkar. Beynimiz algıyı yöneterek her günkü deneyimlerimizden sadece kendi güçlendirdiği ve onayladığı duygu ve düşünceleri ön plana çıkarır. Bu kolaylıkla bir kısır döngüye dönüşebilir.

Beyin aynı zamanda şu ana kadar düşünmediği ve güçlendirmediği algı biçimlerini kabul etmekte zorlanır. Çünkü daha önceden düşünülen düşünceler ve hissedilenler beyinde sürekli aynı kimyasalları üretmiştir. Bu doz yükseldikçe beyin bu kimyasalların bağımlısı olur, onlardan uzaklaşmasına neden olan diğer düşünce ve duygu biçimlerini reddeder.

Bu nedenle, hayatımızda olumlu bir değişim yapmak istiyorsak ama buna uygun  düşünsel ve duygusal altyapıya henüz sahip değilsek ne ile karşı karşıya olduğunuz bilmemiz önemlidir. Eski düşüncelerimizden uzaklaştığımızda beyin artık o kimyasalları üretmeyecektir. Bu da kendimizi ilk başlarda eksik, yetersiz ve şüpheci hissettirebilir. Biz farklı bir düşünme ve hissetme biçimi üzerinde çalıştıkça, beyin bağımlı olduğumuz ama bağımlı olduğumuzu bile fark etmediğimiz kimyasalların salgılanmasına son verir. Değişim kararlarının bizi zorlamasının ardında yatan en büyük neden budur. Kimlik duygumuz alışık olmadığı biçimde düşünmek ve hissetmeye yöneldiğimizde oluşan tutarsızlıktan dolayı rahatsız hisseder ve bu şekilde hissetmektense değişime sırt çevirebilir.

Böyle bir kısır döngü kişiyi aslında hiç de memnun olmadığı ama alışık olduğu bir geçmişte tutar. Aynı olaylar tekrar edilir, aynı hatalar yaşanır. Ama bu kesinlikle kaderimiz değildir.

 




DEĞİŞİMİ KUCAKLAMAK

Başta anlattığımız deney doğru yönde dönüşüm geçirebilmemizi sağlayan ilk ipucunu veriyor. “Koşulları değiştirebilmek için yeterli güce sahibim ve sorumluluğu alıyorum.” Bu bilinçle hareket ettiğimizde değişim yolunda ilk adımı atarız. Dışsal denetim odağından içsel denetim odağına geçiş yapmak ve bunu kimliğimizin bir parçası haline getirmek çok önemlidir. Aksi takdirde kişisel olarak gelişebilmek için her zaman sürekli en iyi koşulların gelmesini bekleriz. En doğru yerde olmak, en iyi şekilde donanmış olmak, hayatta şu anki zaman diliminde her şeyin yolunda gidiyor olması bizim irademizin önüne geçmemelidir. İç dünyamızda kontrollü olmak dış dünyadaki koşulları düzenlemekten çok daha önemlidir. Bu anlayışa kavuştuktan sonra bir sonraki adıma geçebiliriz.

TEST AŞAMASI

Eski düşünce ve duygu kalıplarından birini girdiğinizi hissettiğinizde bir an durun ve neye tepki verdiğinizi inceleyin. Büyük ihtimal kendinizi hoşunuza gitmeyen ama eskiden alıştığınız o şeylerden birini yaparken bulacaksınız. Kendinizi bu akışa kaptırmayıp yeterince beklediğinizde içsel olarak başka bir duygu durumu üretmenin mümkün olduğunu göreceksiniz. Sakince beklediğinizde olumsuz durum anlamını kaybetmeye başlayacaktır. Ardından kendinize olumlu yönde hissettirecek bir başka duygu bulun. Bu eskiden sizi çok iyi, başarılı veya mutlu hissettiren bir anı olabilir. İsterseniz daha olumlu akan hayatınızda neleri elde edebileceğinizi düşünebilirsiniz. Asıl mesele bağımlı olunan olumsuz düşünce kalıbını kırmak ve onu yeni ve faydalı bir düşünce ile değiştirmektir.



CESUR SORULAR SORMAK

Cesaretle hayal kurarken kendinize şöyle sorular sorabilirsiniz. “Eğer bu işe sahip olsaydım ne olurdu?” veya “Dünyanın en karizmatik kişisi ben olsam ne değişirdi?” veya “Hayallerimi gerçekleştirirken nasıl görünürdüm?” veya “Hayatım nasıl daha güzel olabilir?”

Sorunuza istediğiniz hayalinizi yerleştirin. Onu düşünmeye vakit ayırın. Onu düşünmenin verdiği keyfi kişiliğinizin bir parçası haline getirin. Beyniniz ister istemez sorunun yanıtını aramaya başlayacaktır. Sadece tek bir soru ile kendinizi olasılıklara açabilirsiniz. Bu soruları sormak aynı zamanda olumsuz düşünce akışını durdurmanın mükemmel bir yoludur.

“Nasıl olsa olmaz” diyerek hayallerinize kısıtlama getirmeyin. Siz olumlu düşüncenin getireceği güzel değişimleri sonuna kadar hak ediyorsunuz.  Bunun bilincinde olarak hiçbir kısıtlama olmaksızın en olumlu durumları hayal etme cesaretine sahip olun.  Neler olabileceğini geçmiş deneyimlerinizin size anlatmasına izin vermeyin. Olumlu düşünce akımına girdiğinizde mucizelerin mümkün olacağına güvenin. Aslında mucize denilen şey doğru akışta kalmanın yarattığı olumlu değişimin birikmesi ve kritik bir kütleye ulaşmasıdır. Kendinize bir fırsat verdiğinizde değişimler hayatınızın her alanında parlamaya başlar. Yeni bir akışa girdiğinizde her şey çok hızlı bir şekilde değişebilir. Yeryüzünden yıldızlara uzanan yolculuğunuz hayal etmeye cesaret ettiğinizde başlayacaktır.




Kaynakça:

https://pdfs.semanticscholar.org/25ab/297c17a87c8a0f79e109be531fe9c7da97b8.pdf

Yazan: Cem ÇİLOĞLU

Seslendiren: Didem ÇİLOĞLU

İlginizi Çekecek İçerikler

Yorum Yaz